Hayvanlar Konuşuyor-Yarasa

 

 

 

Bu bölüm www.sizinti.com.tr adlı web sitesinden alınmıştır.

Prof.Dr. Arif SARSILMAZ

 

UÇAN RADARIN DİLİNDEN

Belki bazılarınız bugün benden hoşlanmayacak! Eee ne yapalım? Her şey hoşlandığınız ve verdiğiniz peşin hükümlere göre mi olacak? Hepimizin Rabbi beni de bir canlı olarak yaratmış. Madem yaratmış ve belli işlerle de tavzif etmiş, o zaman beni de dinleyeceksiniz. Hem böylece hakkımda çıkarılmış birçok asılsız dedikodulara cevap vermiş ve kendimi temize çıkarmış, hem de hemcinslerim hakkındaki bu kötü ve yanlış inanışlarınızı tashih etmiş olurum. Tabii ki bu iş çok da kolay olmayacak, çünkü büyük bir çoğunluğunuz bizlerden korkuyor, dinlemek dahi istemiyor. Edebiyatınıza bile kötü örnekler olarak girmişiz: "Yarasa bakışlılar", "Yarasalar gibi karanlıktan hoşlananlar", " Kan emici yarasalar" gibi bir sürü iltifata(!) mazhar olmuşuz, Ziya Paşa bile; "Rencide olur dîde-i huffâş Ziyâ'dan" demiş.

Çizgi romanlarınızda ve filmlerinizde her türlü kötülüğün işlendiği karanlık mekânlarda yaşayan insanların, yarasalarla sembolize edildiğini görüyoruz ve üzülüyoruz. Hiçbir günahımız olmadığı halde bu kadar hor, hakir ve korkunç görülmemiz çocuklarınıza da bizi böyle tanıtmanız içimize sinmiyor. Halbuki aşağı-yukarı bin kadar türümüzün içinde sadece üç tanesi bazı hayvanların kanını emen "vampir yarasa" dediğiniz türlerdir. Onların da şimdiye kadar hiçbir insana saldırdığı görülmemiştir. Kan emen bu üç tür de öyle hayvanı öldürecek kadar bir kan emmezler. Zaten birisinin büyüklüğü en fazla 8-9 cm ve ağırlıkları da 40-50 gram gelen küçük hayvanlardır. Tabii sadece kan kaybı pek önemli değil, ama kuduz başta olmak üzere, bazı hastalıkları diğer hayvanlara taşıdıkları için bir tehlike söz konusudur, bunu da unutmayın! Bin tür içinden üç tanesi azıcık kan emiyor diye hepimizi birden suçlamak da, büyük bir haksızlık. Faydalarımızı tek tek saysam vakit yetmez. Nasıl arılar ve bazı böcekler, bitkilerin birbirleriyle tozlaşmasında büyük işler görüyorlar. Bizim de bir kısmımız, bilhassa meyve yiyenlerimiz, rızıklarını almak için meyve ağaçlarına uğradıkça, bir ağaçtan aldığı polenleri uğradığı diğer ağaçlara taşıyarak, farklı ağaçlar arasında tozlaşmalara sebep oluyor. Meyvecilikte ve diğer ziraî ürünlerde bu durum çok aranan bir hususiyettir, biz de bunu yapıyoruz. Bir kısmımız ise; fare, yılan, kurbağa gibi hayvanları yiyerek belli bir grubun aşırı üreyerek ekolojik dengeyi bozmasına mani olarak onlara baskı uyguluyoruz. Yediğimiz böceklerin sayısı ise hesaba gelmez; müthiş birer böcek tüketicisiyiz. Böcek öldürücü ilâçlara milyonlarca dolar harcayıp, çevreyi kirleterek mücadele edeceğinize, bırakın, hepsini belli miktara kadar halledelim. Elbette Rabbimiz bizi sebepsiz ve başıboş yaratmadı. O, abes iş yapmayacağına göre, bizi de bir çok hikmetlerle donatmıştır. Bunları bilmiyorsunuz diye düşman mı olmalısınız bize? Siz nasıl yavrularınıza düşkünseniz, bizlerin de dişileri, hayvanlar âlemi içinde yavrularına en düşkün annelerdir. Annesi ölen yavruların bakımını aramızda yardımlaşarak üstleniriz ve o yavruları mağdur etmeden kendi yavrumuz gibi besleyip büyütürüz. İşte çirkin ve uğursuz gördüğünüz biz yarasaların şefkati... İnsan geçinen bazılarınız ise, bırakın başkasının yavrusuna bakmayı, kendi yavrusuna bile bakmayıp cami bahçesine bırakıyor. Söyleyin bakalım şimdi, kim daha çirkin ve korkunçmuş?

Baş Aşağı Bir Dünya
Herkesin bildiği en tipik hususiyetlerimizin başında, ayaklarımızla tutunduğumuz yerden baş aşağı sarkarak durmamız gelmektedir. Sizler aynı hareketi yaptığınızda kan beyninize hücum eder ve uzun müddet duramazsınız. Bizim hayatımız ise, bu şekilde dünyaya tersten bakarak geçer. Asılı vaziyette dururken, kanca şeklindeki tırnaklarımıza bağlı olan tendonlarımız otomatik olarak kilitlendiğinden, uyurken bile düşmeyiz.

Uçan Memeliler
Uçma deyince akla hemen kuşlar gelir. Onlar hakikaten uçmak için hususî anatomik hususiyetlerle yaratılmışlardır. İkinci olarak uçan böcekler gelir ki, onların da uçma ile ilgili çok enteresan donanımları vardır. Diğer hayvan grupları arasında ise; uçan balık, uçan kurbağa, uçan sincap gibi hayvanlar gerçekte tam bir uçucu değillerdir. Sadece yüksek bir yerden daha aşağıda olan bir yere veya belli bir hıza ulaşmışken, vücudunun yanlarında veya göğüs bölgesinde bulunan yüzgeç veya kanat benzeri genişlemiş deri kısımları açarak, havada belli bir süre plânör gibi süzülme yaparlar. Yerde sabit dururken, bir kuş gibi hemen havalanamazlar. Omurgalı hayvanlar içinde sadece bizler kuşlar gibi tam olarak uçabiliriz. Bu yüzden havanın kaldırma gücü ve fizikî özelliklerinin gerektirdiği şekilde hususî bir vücut yapısıyla yaratılmışız. Fakat kuşlar gibi uçma telekleri yerine, ön kollarımız ve parmaklarımız arasına gerilmiş ince bir perdemiz vardır. Uçma işinde kullandığımız bu ince perdeyi sizler yarasa adam filmlerinde bir pelerin ile canlandırıyorsunuz. Havanın dinamik tesirine karşı göğüs kemiğim de kuşlarınki gibi karinalıdır. Aynı tekniği siz denizde yüzen teknelerin suyu yarmak için çıkıntı şeklindeki omurgalarında kullanmaktasınız. Rabbimin ilmi ve kudreti o kadar geniş ki, aynı işi çok farklı teknikler ve malzemeler kullanarak yaratabiliyor. Kuşları tüyleriyle, böcekleri kitin kanatlarla, bizi de ince deriden bir perdeyle uçuruyor. İsterse aklınıza gelmeyen daha binbir uçma tekniği ile binlerce farklı canlı yaratabilir. Saatte 50 km hızla uçabiliyor ve aynı hızla avlanabiliyorum.

Bin kadar türümüz olduğunu söylemiştim. En küçüğümüz 1-9 g kadar olup, kanat genişliği 16 cm'ye ulaşır. En büyüğümüz ise; 1,3 kg'dır ve kanat açıklığı da 170 cm kadardır.

Üremelerimiz mevsim ve beslenme şartlarına göre hassas bir şekilde plânlanmaktadır. Yılda dört üreme mevsimi yaşarız. Bu kadar ince hesaplara aklımız ermediği halde, spermlerimiz yedi ay depolanarak ve embriyonun rahime yapışması kış uykusundan çıkıncaya kadar yavaşlatılarak, yavrunun meydana gelişi geciktirilebilir. Böylece doğacak yavrunun en iyi besleneceği bir zamana denk gelmesi sağlanır. Kudreti ve rahmeti sonsuz Rabbimiz, bu işi bizim kısır aklımıza bırakmadan mükemmel bir şekilde hallediyor. Çoğumuz bir yavru doğurduğu halde, bazılarımız nadiren ikiz veya dördüz doğururlar. Yavruya sadece anneler bakar, ama bir iki türümüzde babalar da yardım eder. Bazı türlerimiz tek eşli, bazılarımızsa çok eşlidirler.

Memeli hayvanlar olduğumuzdan herkes bizi sıcakkanlı zanneder, ama aslında tarif edildiği gibi öyle de değiliz. Bize heterotermik hayvan olarak bakabilirsiniz; uçarken vücut sıcaklığımız 41 °C 'ye kadar çıkarken, kış uykumuz esnasında 2 °C 'ye kadar düşer. Kışın soğuk günlerinde mağaralarda donmamak için, milyonlarca sayıda fert bir araya gelerek, çok büyük topluluklar halinde birbirimize sokulup ısımızı korumaya çalışırız. Bazen 20 milyon kişilik bir cemaat halinde bir arada uyuyabiliriz. Bu esnada kalbimizin atışı 400'den 11-25'e kadar düşer. Bu uyku sırasında, derimizin altındaki özel yağ dokumuzla besleniriz. Çok çeşitlilik gösteren bir grubuz; memelilerin yaklaşık dörtte birini biz teşkil ederiz. Terkedilmiş binaların çatılarından mağaralara, büyük ağaç kovuklarından ağaç dallarına ve büyük fabrikaların depolarına kadar, sessiz, sakin, karanlık ve kuytu yerlerde saklanmayı severiz, hayatımızın yarısını buralarda geçiririz. Çoğunluğumuz itibarıyla geceleri faal olan hayvanlar olduğumuzdan, bütün davranışlarımız karanlığa göre ayarlanmıştır. Küçüklerimiz düşmanlarından korunmak, büyüklerimiz ise sıcaktan sakınmak için gündüzleri saklanırlar. Gündüz vakti saklanan fare, bazı kurbağa ve sürüngen türleri gibi, bir çok hayvan geceleri ortaya çıkıp faaliyette bulunduğu için, onlarla beslenerek tabiatın dengesini sağlıyoruz. Eğer geceleyin biz de çalışmasaydık, bu hayvanlar kontrolsüz kalacak ve her yeri istila edeceklerdi. Kuzey Kutup Kuşağı da dahil olmak üzere, yüksek dağ zirveleri ve okyanus adaları hariç dünyanın her yerinde yaşamaktayız. Bu kadar yaygın bir sahada yaşama imkânı buluşumuzda iki hususiyetimiz ön plâna çıkar: uçmamız ve ses dalgalarını kullanabilmemiz.

Türlerimiz kabaca iki grupta toplanabilir. Büyük yarasalar (Megachiroptera) alt takımına dahil olanlarımız, daha çok meyve ile beslendiklerinden; sesle yön ve yer belirleme özellikleri yoktur, işlerini gözleriyle hallederler. Sadece Rousettus isimli bir cinsimiz, yönünü belirlemede ses yankılanmasını ve radarını kullanır. Küçük yarasalar (Microchiroptera) alt takımındakilerimiz ise, böcek, balık, kurbağa ve fare gibi hayvanlarla beslendiklerinden, bunları yakalayabilmek için, çok mükemmel bir ses çıkarma potansiyeline ve radar kullanma imkânına sahiptir.

Usta Radar Oparatörleri

Ekolokasyon (ses ile yer ve mesafe belirleme) bizim küçük yarasalar grubunun sahip olduğu en mükemmel hususiyetidir. Ancak 1930'lu yıllarda çok büyük çalışmalar ve araştırmalarla geliştirebildiğiniz ilk radarlarınız, Rabbimin verdiğinin yanında çok basit kalmaktadır. Sizin ilk radarlarınız sabitti, çok hassas olmadığından, ancak yaklaşan bir cismi farkedebiliyordu. Benim radar teşkilatım ise, yaratıldığından beri çok hassastır; havada uçan bir kelebeğin bütün hareketlerinden haberdâr olurum. Dinlenirken ve yavrumla meşgul olurken radar kullanmam, çünkü çok masraflıdır, çok büyük bir enerji ile çalışır. Sadece uçuş esnasında, her kanat çırpmam ile uyumlu olarak, belli bir dalga boyunda düşük frekanslı ses dalgaları çıkarırım. Kulaklarınız bu seslerin birçoğunu duyma kapasitesine sahip değildir.

Sesi gırtlaktan (larynx) çıkarırız. Çoğu güve kelebekleri 20-60 kHz frenkansı kolayca hisseder, bizim yayın bandımıza girerlerse hemen kaçarlar. Bunun için biz de FM bandından, sabit bant aralığına kadar değişik dalga boylarında sesleri, farklı gâyelerde kullanabiliriz. Hedefi ilk keşfetmede dar bantlı sabit frekanslarla tarama yaparız, yerini belirlemede ise, 2,5 milisaniyede 20-100 kHz'lik geniş bantlı sesleri çıkarırız. Büyük ve geniş kulaklarımız radarın çanak anteni gibi vazife görürler.

Yarattığı her varlıkta sonsuz ilim ve kudret tecellileri gösteren Yaratıcımız; hayat tarzımız, hava aerodinamiği ve kanat şeklimiz arasında, çok mükemmel ve kompleks matematik denklemleriyle ifade edilebilecek bir münasebet kurmuştur. Vücut ağırlığımızın kanat alanına nispeti diyebileceğimiz kanat yüklenmesi ile radarımızın yayınladığı sesin frekansı arasında çok enteresan bir münasebet vardır. Çeşitli türlerimizin farklı çevrelerde yaşama şanslarının belirlenmesinde kanat yüklenmesinin büyük önemi vardır. Uzun ve dar kanatlarda çok az sürtünme oluşur, böylece hızlı ve aktif hareket yapabilirler. Meselâ ormanlık araziler gibi engellerin (ağaç dalları vs) olduğu bölgede yaşayanlarımız için, ani manevra kabiliyeti çok önem taşıdığından, kanatları düşük kanat yüklenmesine sahiptir. Böyle bir ortamda hızdan çok, bir ağaç dalına çarpmadan, kıvrak bir hareketle avı yakalama önemlidir. Engelsiz, açık arazilerde yaşayanlarımız için ise, hızlı uçma birinci derecede önemli olup manevra kabiliyeti daha sonra geldiğinden, yüksek kanat yükleme oranına sahiptirler. Bu yüzden göçmen olan türlerimiz en yüksek kanat yüzeyi oranına sahiptir. Brezilya'da yaşayan bir türümüz, 1000 km'den fazla mesafeye uçuş yapabilir. Meyve ve nektarla beslenenlerimiz ise; düşük kanat yüklemesine sahip olduklarından, bir bitki üzerinde uzun müddet düşmeden kalabilirler.

Kanatlarımızın sebep olduğu bu uçuş hızına ve ritmine göre de, belli dalga boylarında yayın yapan radyolar gibi sesler çıkararak, uçuşumuzun her anında hedefimiz ile aramızdaki mesafeyi kontrol edip yeniden hesaplar yapar, konumumuzdan haberdâr oluruz. Bir yerde duran fare veya kurbağayı yakalamak için yaptığımız hesap nispeten kolaydır. Fakat havada bizim gibi uçan ve her an yer değiştiren bir kelebeğe uçarak yaklaşırken, onun her hareketinden anında haberdâr olup, yeniden değerlendirme ve yer belirleme, oldukça hızlı ve karışık hesaplar gerektirir. Hele bizi şaşırtmak için farklı frenkans ve dalga boylarında ses neşreden güve kelebeklerini yakalamak, ancak büyük bilgisayarların altından kalkabileceği bir zamanlama hesabıyla mümkündür. Ama hiç üzülmeyin, bizi bu kadar mükemmel yaratan, bu hesapları da beynimize otomatik olarak yaptırıyor ve hiç farkında bile olmuyoruz. Biz sadece karnımız acıkınca avlanmaya çıkıyoruz. Gerisi Rezzak-ı Hakiki'ye kalmış; bizi yarattığına göre elbet rızkımızı da verecek. Tabii her zaman da başarılı olamıyoruz; zira avladıklarımızın da hayat hakkı var, böylece belli bir denge içinde hayat sürüp gidiyor.

Büyük yarasalar alt takımından olanlarımız, düşük ışıkta sizden daha iyi görebilirler, gıdalarını görerek bulduklarından radara ihtiyaçları yoktur. Küçük yarasalar alt takımından olanlarımız iyi göremediklerinden (fakat asla kör değillerdir) radara sahiptirler; bunların çoğu gececidirler. Geceleyin 5 m mesafedeki bir böceği ve 20 m mesafedeki bir fareyi şaşırmadan tespit edebilirler. Koku hissimiz de mevcuttur. Güney Amerika'da yaşayan yaprak burunlu yarasa türlerimiz, olgunlaşmış karabiber meyvelerini kokularından bulabilirler. Büyük ağızlı ve geniş kulaklı türlerimiz, yapraklar ve çöpler arasındaki avlarını kokularından tanıyabilir. Soprano pipistrelles isimli tür, aile fertlerini yabancılardan ayırmada koku duyusunu kullanır. Üreme zamanlarında erkeklerimiz, kendilerini belli etmek için kanatlarındaki, boğaz bölgelerindeki ve üreme bölgesindeki bezlerden kendilerine has kokular salgılarlar.

İşitme sistemimiz fevkalâde olduğundan, bir kısmımız radar kullanmadan sadece avın sesini dinleyerek de avlanır. Yaprak üzerinde yürüyen bir böceğin sesini bile işitebilen türlerimiz vardır. Memeliler arasında henüz keşfedilmeyen bu işitme sistemleri sayesinde, ormanlık bir arazide, otlar arasında 10-20 kHz'lik sesleri işiten bu türler, avın yerini belirlemek için radar yerine sadece işitme duyusunu kullanır. Annelerimiz ve yavrularımız arasında çok hususî bir konuşma dili vardır. Yavrularımız yalnızken farklı, anneleriyle birlikteyken farklı sesler çıkararak konuşurlar; anne, yavrularını seslerinden ayırır.

Daha fazla kendimden bahsetmeyi gereksiz buluyorum. Herhalde artık uğursuz ve kötü bir hayvan olmadığımı anlamışsınızdır. Tabii ki, bir anda hakkımda kullandığınız kötü tabirleri terkedeceğinizi de sanmıyorum. Çünkü siz insanlar bir kere hüküm verdiniz mi, kolay kolay değiştiremiyorsunuz. Yazılı kültürünüze bile girecek kadar kötülük sembolü olduysam vay benim hâlime!.. Buna rağmen yine de sizi hürmet ve muhabbetle selâmlayarak, diyalog kapısını açık bırakıyorum. Ümidim, ileride kâinatı ve tabiat kitabını bütün derinliği ile okuyup anlayabilen, hayvanlar âlemine yaratılışın hikmetleri zâviyesinden bakarak tefekkür tabloları ortaya koyan yeni nesillerinizin yetişmesidir. Ancak o zaman hakkımdaki bu kötü intibalardan kurtulabilirim, yaratılışımdaki hikmetler o zaman anlaşılabilir sanırım.